|
Sevgi Özel, Radikal Kitap Eki, 4 Temmuz 2008, s.14
Dile hep aynı yerden bakmayan insanlardan biriydi Ali Püsküllüoğlu, her zaman yazılara, kâğıtlara karışmış bulurduk onu. Elbette odasına gittikçe, zamanını aldığımızı yüzüne yansıyan sıkıntılı anlatımdan; ellerinin, önündeki dosyaya gidip gidip gelmesinden anlardık.
İnsan ölür; ölen yakınınızsa (benim için kan bağı hiç önemli değil), eksildiğinizi duyumsarsınız. Artık “Ne yapacağız, ne yapalım” diye soracağınız, sorunuza yanıt bulup birlikte bir şeyler kotaracağınız sevdiklerinizden biri daha eksilmiştir.
Türkçeye sevdalı Ali Püsküllüoğlu’nun çok hasta olduğunu biliyor, her zaman fırtına hızı ve şiddetiyle gelen o haberi bekliyordum. İnsan eliyle yapılan bir araçla çok zor soluk aldığını biliyordum; ama soluk alıyordu. Benim ikide bir telefona sarılarak, “Ne yapacağız, ne yapmalıyız” diye sorabileceğim bir Ali Abim vardı. Birlikte birçok kez kararlar almış, eylemler yapmış, tartışmış, ağlaşmış, gülüşmüşseniz, yeni tasarılarınızda, kararlarınızda, eylemlerinizde, yitirdiğiniz kişinin ne düşünüp nasıl davranacağını da kestirebilirsiniz. Ben şimdi bu tür duygular içindeyim. Güvendiğim omuzlardan biri daha eksildi.
1971 sonuydu, Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nda adlarını kitaplardan bildiğim, kimi etkinliklerde uzaktan gördüğüm, hayranlıkla izlediğim insanların kimisiyle aynı çatı altında çalışmaya başladım. Ali Püsküllüoğlu ve eşi Yurdanur da çalışma arkadaşlarımdan ikisiydi.
Yayın ve Tanıtma Kolu Uzmanı Ali Püsküllüoğlu’nu kurum içinde dolaşırken görmek olanaksızdı; her zaman yazılara, kâğıtlara karışmış bulurduk onu. Elbette odasına gittikçe, zamanını aldığımızı yüzüne yansıyan sıkıntılı anlatımdan; ellerinin, önündeki dosyaya gidip gidip gelmesinden anlardık. İşine geç geldiğini gören olmamıştır; ama işten sık sık geç çıktığının tanığı çoktur. Ben kurnazlık eder, odasında daha çok kalabilmek için, tanıştığımız sırada daha bebek sayılan biricik oğlu Anı’dan söz açardım hemen; çünkü TDK’deki Ali Abimin odası da öteki ustalarınki gibi, bir kültür evi gibiydi. Belli aralıklarla, uzun uzun oturup Ali Abiyi ya da öteki ustaları çok oyalamadan kimler gelir giderdi, bir bilseniz... Birçok yazarı, ozanı, dilciyi, Ali Abimin odasında tanıdım. Kimiyle arkadaş bile oldum. Yapıtlarıyla hayran olduğumuz şairlerin, yazarların büyük bölümü Ankara’daydı o zaman, İstanbullular da sıklıkla başkente gelirdi. Gelenlerin çoğunun ilk uğradığı yer, TDK’de Ali Abinin odasıydı. Karmakarışıktı küçük odasının rafları; ama o aradığını şıp diye bulur, bana yeni dergileri, şiir kitaplarını ödünç verirdi.
O yıllarda Ankara’nın Sanat Kurumunda yapılan edebiyat akşamlarına Ali Abimle giderdim; şiirin, edebiyatın öteki dallarının söyleşilere, tartışmalara konu olduğu ortamları böylece tattım. Daha yirmili yaşların başındaydım; yaşadıklarım, tanık olduğum, tattığım her şey, çalıştığım alana, Türkiye Türkçesi dilbilgisine tek bir pencereden bakmamamı sağladı.
Dile hep aynı yerden bakmayan insanlardan biriydi Ali Püsküllüoğlu; kuşkusuz TDK çalışmasının büyük katkısı vardı bunda; ama o, Türkçe sevdasına çocuk yaşta tutulmuştu. Çocuk yaşta deyince, çocukluğunu, yeniyetmeliğini doyasıya yaşayamayanlardan biriydi. Bu nedenle Anı büyürken kendi çocukluğunu, yeniyetmeliğini de onunla yaşamak istedi. Anı isteyince durgun sular şelale oldu. Bu nedenle bütün çocukları Anı gibi sevdi.
Kitap oburu, şiir tutkunu
Olanaksızlıklar, kötü koşullar, onu engelleyememişti; kitap oburu olmasının, şiir tutkunluğunun önünü hiçbir olumsuzluk tıkayamamıştı. Çocuk yaşta, büyüklerin zor baş ettiği işlere girmiş çıkmış, sağlık sorunlarıyla baş etmiş, okumak için birkaç engeli kendi çabasıyla aşmış ve olanaksızı olanaklıya çevirmeyi başarmıştı. Diploma önemlidir; ama pek önemsenen diplomaların duvar süsü olduğunu düşünürsek, bence Ali Abim Türkçe tutkusuyla birçok ‘akademik’ sanı kendisine kendi eliyle, yapıtlarıyla kazandırmış biriydi. Onun için içtenlikle, Türkçenin olanaklarını, özelliklerini enine boyuna tartışarak, çok şey öğrenebileceğiniz ‘gerçek bir dilci’ydi diyebilirim.
Türk Dil Kurumu kapatılmadan önce ve sonra; yükseköğrenimini Türk dili üzerine yapmamış olan Ömer Asım Aksoy ve hiç yükseköğrenim görmemiş olan Ali Püsküllüoğlu gibi dilcileri küçümsemek için, yaldızlı diploması olup da havanda su dövmekten başka işe yaramayan birileri ‘alaylı’ diyerek onlarla dalga geçtiler. Bu ‘alaylı’lar da yapıtlarıyla, düşünceleriyle, ödünsüz kimlikleriyle bu kişileri alaya aldılar. Anlayana... Ali Püsküllüoğlu, alaylı olmanın onurunu öylesine dik durarak taşıdı ki; arkasında bıraktığı yapıtların alayı, alaylı olmayanları okutur.
Hırslı bir adamdı o; hırsı, daha zengin olmak, daha iyi yaşamak için değildi; yalnızca daha görkemli yapıtlar üretmek içindi. Türkçenin son yıllarda aldığı yaraları onarmak için, sağlık sorunlarını hiçe sayarak karınca gibi çalışıyordu. Seçiciydi; ama seçkinci değildi. Alçakgönüllüydü; ama alçaklığın her türlüsüne tepkiliydi. TDK’nin kapatılması, en büyük üzüntülerinden biriydi. Ülkenin ve Türkçenin aynı açmazlarla yüz yüze olması, hepimiz gibi onu da kaygılandırıyor, daha etkin, daha etkili bir şeyler yapamamanın acısını içinde taşıyordu.
Üç kişilik dernek
Püsküllüoğlu ailesiyle birlikte tatile, gezilere gittim; Ali Abimle birtakım eylemlere giriştik; birlikte yaptığımız en olumlu işlerden biri kuşkusuz Dil Derneği’ni kurmak olmuştur.
TDK 1983 sonunda kapatılınca Ali Abim de ben de gelenlerin kim olduğunu bildiği için kapıyı vurup çıktık. TDK’nin hukuk dışı bir yolla kapatılması karşısında sessiz kalamazdık. Ali Abimin en sevdiği arkadaşlarından biri olan Dr. Haldun Özen ve ben, üçümüz eski TDK üyelerini toplayarak tepki vermenin yolunu aramaya başladık. Üç kişiyle hiçbir şey yapılamayacağını bilmez değildik; ama umutluyduk. Umudumuz tez zamanda büyüdü, çoğaldık. Derneği kurduk; kuruluşta başımıza açılmak istenen işleri yargı yoluyla aştık. Şimdi ne Haldun Özen var, ne Ali Püsküllüoğlu... Onlar da öteki güzel insanların yanına gitti. Haziran sıcağında bir yandan yazının başındaki soruları düşünüyorum; bir yandan da bildiğim yanıtlarını...
“Önce kırçıllaşan, sonra apak olan saçlarına yakıştığı için mi hep gri giyiyorsun?” diye takıldığım Ali Abim de atına binip gitti... Sözlüğünün masaları dolduran son baskısı, öteki sözlükleri... Şiirleri... Onlar hep duracak... Çocukların adı Türkçe olsun çabasını anımsıyorum; ne çok çocuğun ad babası olduğunu... Dilimize kazandırdığı yeni kavramları... Yusufçuk dergisiyle yüreklerimize uçurduğu yusufçukları...
Onu uğurlamak için camiye gidemedim; uğurlayanlar arasında ‘çok kızdığı’ biri de varmış; ‘sureti haktan’ görünüp oradaymış... Ali Abim, bu kişinin TV’lere çıkıp doğru olmayanları doğru gibi satmasına çok bozuluyor ve ilk fırsatta, her şeyi göze alıp bu kişinin yanlışlarını sergilemeyi düşünüyordu. Olmadı; yazamadı. Bunu, onun ‘vasiyet’i sayıyorum; ilk fırsatta yerine getireceğim.
Güleç yüzlü, gülüşü hep hüzünlü, her zaman uyumlu giyinen, ölçülü davranışlarıyla çekingen bilenen Ali Abim gitti; Türkçe sevdalısı adam gibi bir adam daha eksildi dünyamızdan. Biricik oğlu Anı’yı, gelini Elif’i, eşi Yurdanur’u bırakarak, iki ay sonra doğacak ‘oğlan’ torununu göremeden gitti. Hepimize büyük bir kalıt bırakarak gitti. Türkçeyi zenginleştirerek, bizi eksilterek gitti. İlkelerini, dik duruşunu unutturmamak da bizim görevimiz. Güle güle Ali Abi!
|